Sahildeki Kız

sahildeki kız – bölüm 1
bir ilkbahar akşamıydı. hava sıcaktı ama rüzgar usul usul esiyordu. yanından yürüdüğüm denizin dalgaları yolculuğuma eşlik ediyordu, sohbet ediyordu benimle. aklımda unutmaya çalıştıklarım, ne kadar silmeye çalışsamda silemediklerim vardı, o vardı. ve ben yalnız bir sahile eşlik ederek yürüyordum…

yalnızlığın tak ettiği anlar vardır. yalnız kalmak isteyen, bu dünyanın tüm kirliliklerinden, kirli insanlarından uzaklaşmak isteyen. işte öyle biri olmama rağmen yanımda o olsun istiyordum. unutamamak dedikleri buydu sanırım, öncelerde bana şakadan başka izahı olmayan bu duygunun tanımı. işte ben de o anlardan birinde yaşıyordum, her dalgada deniz sanki içime kadar geliyordu. bazı şeyleri beraberinde götürmek istiyordu ama ben sıkı sıkı sarılmışım o’na ki götüremedi. bedenim gitmeye yelteniyordu bazen, atlamak istiyordu denize, yüzme bilmesemde; ‘sonunu düşünmeden atla, özgür ol!’ nidası atıyordu içimden bir ses. ama kendime hakim oldum ve kıyıdan yürümeye devam ettim. ilerdedikçe dertlerimi arkamda bırakırım sanıyordum sürekli ilerliyordum ama olmuyordu. yürümek sadece beyni temizliyordu, düşünceleri. kalp hala dolu, kalp hala sayıklıyor.

yürümeye devam ederken kayalıklarda oturan birini gördüm, yalnızdı. simsiyah saçları vardı, denizin bile özendiği dalgalı. bir an kaldığımı farkettim, kitlendiğimi. beynim onlarca olasılığı hesaplamıştı bile, tüm olasılıkları geçmişteki yaşanmışlıklarla mukayese etmişti. ve sonuç belliydi ‘yanına gitme’ diyordu; geçmişteki olayları gözümün önüne getirip, geleceğe olan etkisini açıklıyordu. özgürlükten uzaklaştığımı farkettim o an, bir hayvan gibi iç güdülerimi dinlediğimi farkettim. bu farkındalıkla onlarca olasılık bir anda yok oldu. sanki beynimi kapamıştım. kalbim daha hızlı çarpmaya başladı. özgürleştiğimi farkettim uçmak için kanat gerekmediğini. bir ses duymaya başladım. dalgınlıktan çıkıp ne dediğini anlamak istedim. bana bakan bir çift simsiyah göz gördüm, yüzünde bir tebessüm vardı. bir tebessüm ki cennetten armağan edilmiş. kız yineledi ‘tanışıyor muyuz?’. içimden ‘tanışmak için her şeyi yaparım şu an’ diyordum. bir yandan da öyle bir cevap vermeliydim ki kızın dikkatini çekmeliydim, onunla tanışmalıydım; bir şansım olmalıydı, olmasa bile ben o şansı yaratmalıydım. zaman kazanmak ve yanına yaklaşabilmek için ‘özür dilerim, duyamadım.’ dedim. gözünün önüne gelen saçlarını düzelterek ‘oturmak ister misin?’ dedi. ‘tabi’ dedim ve yanına usulca oturdum. tüm masumluğum yüzüme yansımıştı farkındaydım, kendimi bıraktım kalbimin eline rezilde edebilir vezirde. ama sonuç olarak gerçekten istediğim bir şeyi yapıyordum, özgürdüm.

kısa süren suskunluğu bozmaya yönelik ilk atak benden geldi.

-neden yalnızsın?
+yalnız olmayı seviyorum, dalga sesleri yetiyor bazen.
-umarım yalnızlık terapini bozmuyorum.

dedim ve bana döndü, gülümsedi; gülümsemesi canıma can katmıştı. bir insan bu kadar güzel gülümseyebilirdi. ve ben de gülümsedim.

+ben seni yanıma çağırdım, asıl ben senin terapini bozuyorsam-

diyordu, sözünü kestim.

-hayır. bu konuşma benim terapimden daha etkili; lütfen devam et.

dedim. bunu dememeliydim, farkındayım ama saldım kendimi. hiçbir yetimi kontrol etmiyordum. anı yaşamak istiyordum ve yaşıyordum. bu mutlu olmama yeterdi, özgürdüm. tekrar bana döndü ve mahçup bir tebessümle

+teşekkür ederim, utandım.
-yok gerçek olanlardan utanma.
+peki, çok şekersin.

dedi. bir an durdum hayatımda ilk defa bir kız bana şekersin dedi hem de çok. çok mutlu oldum, kızardım ve bunu suratımın yanmasından anladım. bu sefer ben utandım. kızardığımı ve hareketlerinden utandığımı anlamış olsa gerek,

+sen de gerçeklerden utanma.

dedi, teşekkür ettim. göz göze geldik ve bir süre kaldık öyle. sanki yıllar süren bir dostluğumuz, bir ilişkimiz varmış gibi bakışlarımızla çok şey anlattık birbirimize. ve anlattığımız uzun bir şey olsa gerek, uzun sürdü bakışmamız. rahatsız olmadım ama içten içe ‘rahatsız ediyor muyum acaba?’ diye belirdi bir duygu yine; beynim dirilmeye çalışlıyor ve tekrar beni benliğimin kölesi yapmak istiyordu. geçmiş anılar bir bir gözümün önüne geliyordu ama ben beynime esir olmadım, artık ruhum özgürlüğü tattı ve ödül hemen yanı başımdaydı buna nankörlük edemezdim, özgür kalmalıydım. düşüncelerimi attım kafamdan sadece kalbim vardı sadece onun kölesi olabilirdim ben, sadece onun kölesiyim ben; kalbimin kalbimdekinin.

-çok güzel gülümsüyorsun.

demek istedim, tam ağzımı açtım, söylecektim. bir kız belirdi başımızda. diyeceğim kelimelerin harfleri takıldı iki dudağımın arasına. ‘tam zamanında’ dedim, içten içe ‘tam zamanında geldin’ dedim. yanımdaki kız arkasına döndü ve hareketlendi, arkadaşıydı gelen.

-geldin mi merve?

diye sordu arkadaşına, evet saçma bir soruydu. amaç zaman kazanmaktı belli. ayağa kalktı. arkadaşı tuhaf bir şekilde bana bakıyordu, rahatsız oldum bu bakıştan. güzel kız bunu farketmiş olacak ortamı kaplayan hafif gerilimi dağıtmak için arkadaşıyla beni tanıştırmak istedi. fakat daha kendisi tanımıyordu beni.

-bu arkadaşım merve.

dedi eliyle gösterek. elini bana doğru çevirdi, beni göstererek.

-merve bu da-
+ilker ben de memnun oldum.
merve: ben de memnun oldum.

dedi. ben hala güzel kızın ismini bilmiyordum.

-benim gitmem gerek ilker, daha sonra görüşürüz.

dedi ben de umut dolu bir bakışla.

+bir daha görüşecek miyiz?
-neden olmasın yarın bu saatte, burda.
+peki, iyi akşamlar size.
-iyi akşamlar.
merve: iyi akşamlar.

dediler ve vedalaştık. arkadaşının bile ismini öğrenmiştim fakat güzel kıza hala ‘güzel kız’ şeklinde hitap etmek zorundaydım ama buna üzülmeyecek, bunu dert yapmayacak için geçerli bir sebebim vardı. ‘yarın aynı saatte, burda.’ yeniden buluşacaktık. mutlu olduğumu farkettim, bu duyguya uzun zamandır ihtiyacım vardı. mutlu hissetmek, mutlu olmak. uzun zaman sonra bu duyguyu yaşamak iyi geldi, bir ilaç, merhem gibiydi. ve en önemlisi kalbimden hiçbir zaman silemeyeceğim birinin izlerinin soluklaştığını farkettim, yavaş yavaş yok oluyordu. ve kendime şunu söyledim:

-geçmiş geçmiş, gelecek gelecek ama şu an geçip gidecek ve bir daha gelmeyecek.

sahildeki kız – bölüm 2
oturmuş denizi, izliyor dalga seslerini dinliyordum. sanki deniz bir sahne ve dalgalar şarkı söylüyordu kendi dillerince, kendince… mutluydu, mutluydum. anladım ben, ben mutlu olunca evren de mutlu, ben üzgünsem evren de hüzünlü. ben bunları düşünürken omzuma bir el dokundu, dönüp baktım, ev arkadaşım yücel’di.

-napıyorsun oğlum burada tek başına.

+yalnızlık terapisi abi, yalnızlık terapisi.
-yalnızlıkla terapimi olurmuş.
+olurmuş abi güzel kızdan öğrendim.

dedim, her şeyi salmıştım. bir an arkadaşım kaldı ve bana döndü.

-güzel kız mı?

dedi ve gülümsedi.

+evet dedim, güzel kız hem de çok güzel.
-kimmiş bu güzel kız?
+bilmiyorum, hakkında tek bildiğim güzel bir kız. he.. bir de merve diye bir arkadaşı var.

yücel bana manalı bir bakışla şunları söyledi.

-o güzel mi?
+bilmem, ama bende iyi bir izlenim bırakmadı.
-neden?
+o olmasaydı şu an hala güzel kızla konuşuyor olabilecektim.
-nasıl yani?
+boşver abi, boşver. ekmek var mıydı evde?

dedim, marketin önünden geçiyorduk. yücel ‘bilmiyorum.’ dedi. her ihtimale göre ekmek almak üzere markete girdik.

***
(sahildeki kız devam etmektedir)
merve’yle eve gelmiştik. tuhaf duygular içerisindeydim; hani olur ya mutlu olursunuz ama bir sebep yoktur, sadece mutlusunuzdur; öyleydim işte.

merve: hey.. sana diyorum.
+he..e..efendim.
merve: nerelere dalıyorsun öyle sen?
+hiç ya..
merve: sahildeki çocuk kimdi hem?
+ilker.
merve: evet ilker’di ismi, neyin olur senin?
+ben de tanımıyorum.
merve: nasıl yani? yanında oturuyordu pek tanışmıyor gibi durmuyordunuz?
+bilmiyorum, sonra konuşsak?
merve: peki.. benden habersiz aşık olmak yok ona göre.

dedi ve gülümsedi. ne olduğunun ben de farkında değildim. sadece bir şeyler oluyordu, kontrol etmek yok, bu böyle olmasın demek yoktu. ‘ilginç oysa ben kontrol manyağı biriydim, nasıl olur?’ diye şaşırmıştım. sadece yaşıyordum, ne geçmiş ne gelecek hiçbiri yoktu sadece şu an vardı ve ben sadece şu anı yaşıyordum; ama önemli olan mutluydum, mutlu. hayat güzeldi. evet çoğu kişinin para derdinden zevk alamadığı şu hayattan zevk alıyordum.

***
(ilker devam etmektedir)
yemek yanmasın diye başında bekliyordum; dalmışım unutmuşum yemeği. arkadaşım girdi mutfağa bir anda telaşlandı.

yücel: oğlum yemek yanıyor.

dedi, ben bir anda kendime geldim.

+nasıl lan?
yücel: nasılı mı var? dalmışın bir şeye sırıtıyorsun öyle.

dedi ve güldü.

+sırıtmak mı? ciddi misin?
yücel: evet.
+allah allah..

yücel bana döndü,

yücel: oğlum sen aşık mı oldun şaka maka?
+yok oğlum, dilim yandı bir kere.
yücel: görücez bakalım.

dedi yücel manidar bir tavırla.

+ben odama geçiyorum.
yücel: tamam yemek hazır olunca çağırırım.

odama geçtim. yücel’in sorusu beynimde yankılanıyordu; ‘sen aşık mı oldun?’ cevabım hayırdı hep; ama belirtiler bu cevabın doğruluğundan şüphe ettiriyordu. aşık olmak istemiyordum. çünkü canım yanmıştı ve bir can acısını daha kaldıramazdı ne kalbim ne beynim. düşünceler ve düşünmek zorunda olunanlar, kurtulmalıydım bundan. ‘şu an geçip gidecek ve bir daha gelmeyecek, unutma!’ dedim kendime. odamın kapısı açıldı birden, yücel’di gelen.

yücel: hadi yemeğe.

***

saniyeleri izliyordum; ‘tik-tak’ saniyelerin sesini duyuyor hatta zaman zaman, zaman öldürmek için ‘tik-tak’ları sayıyordum ama akrep çok ağır hareket ediyordu. bir türlü zaman gelmiyordu. yıllardır annesini, babasını görememiş çocuk gibi özlem doluydu içim.

***

nihayet vakit yaklaşmıştı. üstümü değiştirdim, evden çıktım ve sahile doğru yürümeye başladım. sahile yaklaşıkça içimdeki özlem yerini heyecan ve korkuya bırakıyordu. bu olmamalıydı, derin bir nefes aldım. ve soluduğum havayla tüm heyecan ve korku gidiverdi. şimdi daha rahattım.

buluşma noktasına gelmiştim. ve siyah dalgalı saçlı güzel kız orada bekliyordu. hemen kızdım kendime niye ondan geç geldim diye; hem de ilk buluşma. ben bunları düşünürken güzel kız oturduğu yerden kalktı. ben de ona doğru yaklaşmak istedim, tam ilerlemeye yeltenirken yüzünü bana doğru döndü. ve o an üstüme kaynar sular boşaldı, kaya sertliğinde bir düğüm yerleşti boğazıma; yutkunamadım. evet, bu dün gördüğüm güzel kız değildi. bu kız ada’idi, kalbimden atmaya çalıştığım kişi, ne kadar unutmaya çalışsam da unutamadığım biri. tam ben başka birinin kalbine yerleşmeye çalışırken; tam o’nun izlerinin soluklaştığını farkettiğimde çıktı karşıma; yıkıldım.

sahildeki kız – bölüm 3
ada da beni farketti, bir an göz göze geldik. kısık bir sesle ‘ilker’ dedi ada, dudaklarını okudum. bir süre öyle bakışmanın ardından ada dostça,

ada: merhaba.

-merhaba.

ada: nasılsın?

-şu ana kadar iyiydim.

ada: hmm.. bunun sebebi benim galiba.
-hayır bunun sebebi benim, hala nasıl seni unutamıyorum anlamıyorum. n’olursun çıkma bir daha karşıma.

dedim. ayakta zor duruyordum, dizlerim titriyordu. ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. ‘lütfen git.’ dedim. bu sırada bir erkek geldi tuhaf gözlerle bize baktı.

+ada.
ada: murat gitsek olur mu? daha sonra geliriz.
+bir sorun mu var ada?

dedi, bana dönerek ve beni ima ederek.

ada: hayır, lütfen gidelim.

dedi ve ağlamaya başladı ada, yenik düştü. murat denilen ada’nın yeni sevgilisi ada’ya sarılarak ilerlemeye başladılar. aralarında konuşuyorlardı, olanlar hakkında sorguya çekiliyordu sanırım ada. ben de dün güzel kızla oturduğumuz kayaya oturdum. düşünmeye başladım, onlarcası silinmişken neden biri silinmedi diye. neden ada bu kadar kalıcıydı?

***
(yücel devam etmekdetir)
oturma odasında televizyon seyrediyordum, bir yerden telefon sesi geliyordu; bu ilker’in telefonuydu. ilker’in odasından telefonu aldım, ilker evde olmadığından ben cevap verdim; arayan babasıydı.

+efendim.
-ilker nerdesin?
+ben yücel abi. ilker telefonunu evde unutmuş.
-kendisi nerde?
+hava almaya çıktı, az sonra gelir.
-yakınlardaysa yanına gidebilir misin evladım, acil bir durumda.
+tabi, ben hemen kendisine aratıyorum sizi.
-peki evladım, bekliyorum.

dedim ve apar-topar çıktım evden dün ilker’i bulduğum yere doğru hızla ilerledim. yaklaştığımda ilker’le bahsettiğim kızı gördüm, sarılmışlardı. yanına gitmekle gitmemek arasında kaldım. ‘rahatsız etmeyeyim, beş dakika sonra giderim.’ diyerek yanımdaki banka oturdum. şaşırmıştım ilker ve güzel kız ilk buluşmada sarıldılar diye. acaba karıştırdım mı diyerek yeniden baktım.

***
(ilker devam eder)
ben bu silinmeyeni nasıl silerim diye düşünürken biri oturdu yanıma, güzel kızdı gelen.

-selam ilk-

derken gözlerime baktı.

-aa.. sen ağladın mı?
+yok, gözüme bir şey kaçtı.
-ne kaçtı bakmamı ister misin?
+kalp kırıntıları, çıkmaz istesende; ağlatır, mecbur bırakır.

deyince güzel kız bir müddet sustu. yüzündeki mutluluk gitti bir anda.

+özür dilerim, seni de üzmek istemezdim.
-yok yok anlatmak ister misin?

dedi, kısaca durumumu anlattım.

+…böyle işte, onu seviyorum diyemem ama hala gitmiyor acısını çekiyorum.
-anladım, yeni birini denedin mi hiç?

diye sordu, gözlerinin içine bakarak.

+evet, son zamanlarda güzel bir kız çıktı karşıma.

dedim, o’nu ima ettim. ortamdaki hüzün yerini mutlu tebessümlere bıraktı. çok güzel gülümsüyordu. sonra birbirimize bakmaktan vazgeçip tekrar denize bakmaya başladık. bir süre sustuk, bir anda güzel kız omzuma yaslandı; ilk etapta şaşırsamda bu durumdan memnun olduğumu göstermek için ben de kolumu omzuna attım. denizin bana gülümsediğini görebiliyordum. sanki hayat, hayatımdaki kötülükleri son kez karşıma çıkartıyor ve siliyordu. tam bu sırada, yani güzel kızla sarılıp, suskun bir şekilde denizin güzelliğini izlerken, arkamızda bulunan kafeden bir şarkı sesi duyulmaya başladı.

“is this love that i’m feeling
is this the love that i’ve been searching for
is this love or am i dreaming
this must be love
’cause it’s really got a hold on me
a hold on me”

david coverdale abimiz ayrı bir güzel söyledi o an o dizeleri, ayrı bir içtendi sanki.

şarkının nakarat kısmı bitince şarkının sesini açan kişi kıstı, bize bir kıyak geçmişti. ama bilmiyordu ki biz sevgili değildik; en azından bunu birbirimize itiraf edememiştik. tam bu anda güzel kız başını omzundan kaldırdı ve gözümün içine bakarak,

‘evet’ dedi, ‘bu aşk!..’

sahildeki kız – bölüm 4
o an durdu sanki tüm dünya; kulağımda bir uğultu, kısa süren bu uğultunun ardından kalp atış seslerimini duydum; ‘güm-güm’. daha istekli atıyordu, vücudun en güçlü kası kalptir demişti üniversite hocam o gücü hissedebiliyordum. çünkü kalbim yerinden fırlayacaktı neredeyse. gözlerim bir çift mutlu göz görüyordu, mükemmel bir andı. tam bu sırada biri dikildi başımıza; ben içimden ‘yine mi ya..’ diye geçirdim ve baktım gelen yücel’di. bu sefer benim arkadaşım bozmuştu güzel havayı ayağa kalktım.

-aa.. yücel, nerden çıktın sen?

dedim gülerek ve iğneleyici bir üslupla, yücel önce güzel kıza ‘selam.’ dercesine kafasını oynattı. daha sonra bana döndü,

-abi bir dakika gelsene.
+ne oldu?
-gel sen, acil..

güzel kıza dönüp ‘müsaadenle, hemen geliyorum dedim’ daha sonra yücel’le biraz uzaklaştıktan sonra,

-ne arıyorsun oğlum burada?
+oğlum telefonunu evde unutmuşsun baban aradı, acil arasın dedi; acil bir durum varmış.
-allah allah ne olabilir ki?
+ne bilim ben? al telefonu ara.

telefonu alıp babamı aradım.

+alo baba ne oldu beni aramışsın..
-nerdesin sen?

dedi sert bir üslupla, şaşırdım.

+telefonu evde unutmuşum da; ne oldu sen niye aradın beni?
-deden vefat etmiş, memlekete gidiyoruz eve gel hemen yarın sabah yola çıkcaz.

bir anda yüzümde hüzün belirdi, üzüldüm.

+tamam baba ben birkaç eşyamı alıp geliyorum.
-tamam oyalanma.

dedi babam ve kapadım telefonu; yücel bana şaşkın gözlerle bakarak,

+ne oldu abi?
-dedem vefat etmiş..
+başınız sağ olsun.

dedi ben de sağ ol dercesine kafamı salladım.

-abi sen eve geç, ben geleceğim hemen.

dedim ve güzel kızın yanına gittim, durumu açıkladım.
-…şimdi gitmek zorundayım; çok özür dilerim ama gelince telafi edeceğim söz.
+tamam, sorun değil başın sağ olsun, çok üzüldüm.
-sağ ol.. şimdi ben seni telefonunu alabilir miyim?

dedim mahcup bir tebessümle.

+tabi..

dedi gülerek ve numarasını verdi.

-telefona da mı güzel kız diye mi kaydedeyim yoksa ismini söyleyecek misin?

dedim yine gülüştük.

+eylül benim ismim.
-çok güzelmiş; sonunda öğrenebildim şimdi gitmek zorundayım. kendine iyi bak olur mu?
+tamam sen de varınca ara, yani öncesinde de arayabilirsin.

dedi mahçup bir gülümsemeyle.

-arayacağım.

***
(eylül devam etmektedir)
ilker’le bazı şeyleri birbirimize itiraf etmiştik. bunun sebep olduğu bir rahatlık, sevmenin ve sevilmenin verdiği bir sevinç vardı. hayat güzeldi, hayat güzel olmalıydı. eve varmıştım kapıyı açıp içeri girdim; merve mutfakta yemek yapıyordu, geldiğimi fark etti.

-eylül sen mi geldin?

dedi ben de mutfağa girerken.

+merve ben gelmedim.
-dalga geçme be.
+sen de şu mantıksız sorulardan vazgeç.
-aman, ne bu huysuzluk üzerinede gülüyor birde şuna bak.
+ne huysuzluğu ya mutluyum ben gayet.

dedim, merve bana döndü; tuhaf tuhaf bana bakıyordu.

+ne oldu?
-kızım yoksa..
+yoksa derken?
-o çocuk sevgili olalım falan mı dedi?
+yok ya.
-ohh..
+ben ona aşık olduğumu söyledim.

dedim merve’nin rahatlamış anlamı veren mimikleri artık şaşkınlık içindeydi.

-nasıl kızım ya?

diye sordu, anlattım sahilde olanları.

***
(ilker devam etmektedir)
eylül’le sevgili olalı bir ay olmuştu, her şey yolunda gidiyordu. bu sorunsuzluk bende tedirginlik yaratmıyor değildi. her an hayat bana karşıma tüm bu güzellikleri unutturacak bir kötülük çıkaracak diye tedirgindim. ben bunları düşünürken eylül kahvelerimizi getirdi. eylül’ün evindeydik kahve içip, bir film izlemeye karar verdik. herkese klişe gelen bu olay aslında zevkliydi onunla.

-kahveler hazır.

dedi gülümseyerek.

+içelim o zaman.

dedim, eylül elindeki tepsiyi sehpaya bıraktı, yanıma oturdu. ama şeker getirmeyi unutmuştu.

-canım, şeker getirmemişsin.
+aa.. unutmuşum getireyim dur.

dedi, kahvelerin bulunduğu sehpa tam önümde duruyordu, eylül de sehpaya çarpmamak için dikkatli yürürken; ayağı ayağıma takıldı ve kucağıma düştü, göz göze geldik. bir an kalmıştık öyle, içgüdüsel olarak öpüşmeye başladık hiçbir şeyi düşünmeden. ve hayat güzeldi!..

sahildeki kız – bölüm 5
sabah olmuştu, mahmur bir hal vardı üzerimde. sebepsiz sevgi, sebepsiz mutluluk, sebepsiz tebessüm yüzümde. bu sırada eylül uyanır gibi oldu; bana doğru döndü. çıplak bedenimizi bir örtü gizliyordu sadece; sadece bedenimizi örtebiliyordu, duygular hala çırılçıplak ve masum. bu masumluk, bu güzellik ondan güzeli olamazdı cihanda, yoktu. dayanamayıp elimi yüzüne koydum, uyandı. inci gözleriyle gözlerime baktı, ama bakışını beynim değil kalbim algıladı. çok güzeldi, çok. gözlerine bakarak,

-günaydın.

+günaydın.

-bende bu aralar ne kadar şanslı olduğumu söylüyordum.

+kime?

-kendime.

+hmm.. peki, aynı kişiye de ki: şanslı olmasına sebep kişi o’nu çok sevmiş.

-kendin söylemek istemez misin?

dedim. kalktı benim gibi oturdu yanıma ve bir buse kondurdu yanağıma. gülümsedim, güzeldi.

-iyi ki girdin hayatıma, iyi ki soktun beni hayatına.

dedim, güldü o da mutluydu. öyle mutluydum ki tüm alem-i cihan umurumda değildi.

-hadi kalk kahvaltıya gidelim.

+hayır, gitmeyelim beraber kahvaltı hazırlayalım.

dedi bir hevesle.

-peki kalkalım hadi.

***

elimde liste gidiyordum markete, bir aile reisi kisvesine bürünmüştü et parçası bedenim. o sırada eylül’le tanıştığımız yerin önünden geçiyordum, tuhaf bir minnettarlıkla oturduğumuz yere teşekkür ettim. evet, kafayı da yediğime göre aşık olmuştum; bundan emin oldum. kendime güldüm… markete varmıştım listede yazanları aldım. geri dönüş yoluna koyuldum. telefonum çaldı arayan yücel’di.

-efendim.

+abi nerdesin sen? arıyorum arıyorum cevap vermiyorsun.

-abi duymamışımdır ya ne oldu hayırdır?

+merak ettim oğlum gelmedin gece eve.

-dedim ya eylül’e gidiyorum diye.

+gece orda mı kaldın?

bu sırada az önce teşekkür ettiğim yerin önünden geçiyordum biri vardı, bir kız. arkadan ada’ya benziyordu ve ağladığını fark ettim.

-abi kapamam lazım.

+ilker du-

elimde market poşetleriyle kızın yanında buldum kendimi, sanırım ada olma ihtimali götürmüştü. beni oraya ama bu olmamalıydı. bir aydır o yoktu hayatımda, başka bir sevgi besliyordu evcil kalbimi. nasıl olurda bunu yapmaya tenezzül edebilirdim. bu arada kız arkasına döndü, tahmin ettiğim gibi ada’ydı; ama tahmin etmediğim şekilde ağlıyordu, gözünde yaş.. elimde market poşetleriyle görünce o halde garipseyip tebessüm etti.

-ne yapıyorsun burada?

dedim, sahiplenmiş bir tavırla.

+kafamı dinlemek istedim biraz.

-ağlamışsın ama sen?

+önemli bir şey değil ya, sen ne yapıyorsun, nasılsın?

-ne oldu anlatmak ister misin?

dedim ve yanına oturdum. ne yapıyordum ben, her şey yolunda giderken neden rahatın batması tadında yanında oturup derdini soruyorum. gitmem gerek oysaki beni seven biri bekler.

-sevgilimden ayrıldım.

+neden ki?

-birini unutamadığımdan.

dedi manalı bir bakışla.

+o birinin barışalım çağrısını hep duymazlıktan geldin bir zamanlar ama..

-kafam karışıktı.

+güldürme beni, kaç ay peşinden koştum. “deneyelim” dedim. sen bırak cevap vermeyi beni insan yerine koymadın. şimdi unutamıyorum diyorsun; yapma bunu, çocuk yok karşında.

+ilker lütfen..

dedi ada, ağlamaklı..

+çok üstüme gelmiştin, boğmuştun beni ne yapabilirim.

-kaçın zaten kandırın herkesi, tek bildiğiniz bu değil mi?

dedim sinirli bir şekilde. ayağa kalktık, gitmek üzere. ada’ya bakarak,

-kendinizi de kandırabiliyor musunuz merak ediyorum? neyse mühim değil zaten çocukluktan başladık kandırılmaya; tüm masallar mutlu sonla bitiyordu mesela.

dedim ve gittim. arkama dönmedim bir sefer bile; ama biliyordum ada arkamdan gidişimi izliyordu, belki bir iki gözyaşı yıkamıştır günahlarını da.

***

(ada devam etkmektedir)

arkasından bakakaldım, dönmedi arkasını; bilmiyorum sanırım beni bir sefer daha görürse geri dönemeyeceğinden korktu. arkasından onun gidişini izlerken, bir aile babası gibi gördüm onu; naif, temiz… iki damla süzüldü yanaklarımdan üzgündüm, sevgilimden ayrılmak değildi buna sebep, asıl sevdiğimi kaybetmekti. evet, pişmandım ama yaptıklarımdan değil yapamadıklarımdan, denemediklerimden.

***

(eylül devam etmektedir)

mutfaktaydım, kapı açıldı; ilker geldi. elinde poşetler almıştı alışveriş listemde yazanları. sebepsiz bir sevinç belirdi, anlam veremedim. ilker’in bir sorunu olduğu belliydi, fark ettim. ne olduğunu sordum; geçiştirmeye çalıştı.

-canım neden söylemiyorsun derdini.

+ne gerek var güzel ortamımızı bozmaya.

-canım, artık sadece sevgini değil, dertlerini de paylaş benimle. ben derdim olduğumda konuşayım istemez misin seninle?

+isterim tabi ama bu seferlik olmasın. bir dahakine söz moralini bozacağım.

dedi gülümseyerek. yanına gittim, bir buse de dudaklarına kondurdum.

-senden gelen her şeye razıyım artık, dert de olsa.

***

(ilker devam etmektedir)

“senden gelen her şeye razıyım” dedi. böyle bir sevgilim vardı ve ben mutluluğu hala başkalarında arıyordum. hipnozdan uyanmış gibi hissettim kendimi. umurumda değildi artık ada veya herhangi bir kız, eylül hayatımın manasından öte amacı olmaya başlıyordu.

telefonum çalıyordu masanın üzerindeydi.

-canım telefona bakar mısın?

dedim. eylül telefonu eline aldığında yüz ifadesi değişti morali bozuldu.

-ne oldu canım, kim arıyor?

+ada..

dedi, moral bozukluğuyla.

sahildeki kız – bölüm 6
eylül’ün yüzündeki o ifade çok şey götürdü benden. zira istemeyerek de olsa yine birinin üzülmesine sebep oldum. bir an ne diyeceğimi şaşırdım; telefonu eylül’ün elinden aldım ve kapattım.

-neden cevap vermedin?

+güzel anımızı yeterince bozduğu için.

tekrar telefon çaldı, arayan yine ada’ydı. bir an eylül’le gözgöze geldik. bu sefer açtım telefonu.

+efendim ada.

-ilker buluşabilir miyiz? seninle konuşmam gerekiyor.

+telefonda da söyleyebilirsin.

-olmaz, buluşmamız gerekiyor. sana tüm gerçekleri anlatacağım; neden bir sefer olsun seni dinlemediğim gibi konularda dahil her şeyi.

+bunun için çok geç ada dinlemek istemiyorum seni.

-ilker lüt-

derken telefonu kapattım. bunu normalde yapmazdım ama eylül’ü de ne kaybetmek ne üzmek istiyordum; ama ada’yı da üzmek istemezdim. ne yapsam zararda çıkacağım bir durumdu ve ben eylül’ü seçtim.

-ne konuşacakmış seninle?

+bence daha fazla bozmayalım ortamamızı, gerekeni söyledim zaten. ada’yı da tanıyorum bu sözlerim sonrasında ben istesem de buluşmayacaktır benimle.

-diyorsun.

+hatta eminim.

-peki.

dedi eylül ama biliyordum aklında dolu kötü düşünce vardı.

***

(eylül devam etmektedir)

kafamda bir dolu düşünce vardı. tüm güzel saniyelere ekşi bir tat bırakmıştı bu telefon. mutsuz olduğumun farkındaydı telefonu kapatmıştı.

+eylül bu zamansız telefon bozmasın moralimizi.

-zamansız mı? siz hala görüşüyor musunuz o’nunla?

+hayır kaç aydır ilk defa aradı.

-neden aramış?

+konuşmak istiyormuş.

-ne hakkında?

+bilmiyorum.

-konuşacak mısın?

+eylül senin yanında söyledim, dinlemek istemediğimi belirttim.

-ilker ben yanında olmasaydım aynı şeyi söyler miydin?

dedim. yaklaştık bana doğru, tezgahta peyniri hazırlıyorum, arkamdan bana sarılarak kulağıma fısıldadı.

+ben seni seviyorum ve artık kimseyi umursamıyorum.

dedi, önüme döndüm ve bir heyecanla

-ne dedin sen?

+artık kimseyi umursamıyorum.

-hayır ondan önce.

+mm.. seni seviyorum dedim galiba.

-galiba mı?

+şaka şaka seviyorum seni.

bu kadar heyecanlanmamın sebebi banana ilk defa sevdiğini söylemesiydi galiba. zaman ve mekan tartışılırdı ama umursamadım; benim dikkatini çeken sadece ‘seni seviyorum’du ne zaman ne mekan umrumda değildi. kısa bakışmakın ardından o öptü beni. bu sırada bir yanık kokusu geldi burnuma. evet, yapmaya çalıştığım omlet yanmıştı. bu güzel ana bir ekşi tat da güzel olmasını umduğum omlet katmıştı.

***

(ada devam etmektedir)

lafımı bitirmemi bile beklememişti, biliyorum aramamalıydım ama aradım işte. üzgündüm, üzüldüm. oturduğum kayanın üzerinden kalktım, havada bozmaya başlamıştı. evimin yolunu tuttum. yaptıklarımı düşündüm, yapmaya çalıştıklarımı. neden aramıştım ki ilker’i, neden yaptım bunu? anlamsız bir boşluktu bu sorunun cevabı beynimde. pişmanlık belirdi “aramasaydım keşke” diye. sonuçta bir sevgilisi vardı. bu arada yağmur yağmaya başladı, yoldan geçen bir taksiye atladım.

eve gelmiştim, hemen üstümü değiştirdim. kurulanmanın ve üstümü değiştirmemin ardından televizyonun karşısına geçtim. izlemek istedim durmadan kanal değiştiriyordum, aklıma geldi birden ilker zira ben böyle yaptığımda sataşırdı bana. “yeter takip edemiyorum artık” derdi. alırdı elimden kumandayı. kızardım ben küserdim o’na, bir busesi yeterdi ama o’nu affetmeme. yoktu ama yanımda ne kızıyordu artık ne de öpüyor. telefonum çaldı bir ümit ilker’dir diye baktım telefona arayan bir arkadaşımdı. konuşmak istemedim, cevap vermedim. bir zamanlar telefonlarına bakmadığım kişinin beni aramasını bekliyordum, tuhaftı. telefonum birkez daha çaldı.

***

(ilker devam etmektedir)

oturma odasına geçtim, eylül mutfakta kahvaltıyla uğraşıyordu. ben ise elimde telefon ada’yı arıyordum; sadece kimseye haksızlık yapmak istemediğimden.

-efendim ilker.

+ada ne hakkında konuşmak istiyorsun benimle?

-tahmin ettiğin konu hakkında.

+ama bu son konuşma olacak. sadece senden şikayetçi olduğum bir konuyu sana yapmak istemiyorum, o kadar.

-peki, ilker peki.

+ben seni ararım tekrar, kapatıyorum şimdi.

dedim ve kapadım telefonu. tam bu sırada odadan çıkıyordum kapıyı açtım ve eylül’ü gördüm; beni dinliyormuş. sinirlendirdi eylül’ün bu davranışı, bir anda o’na olan tüm güvenim sarsıldı.

+ne yapıyorsun sen burada?

-odadan bir şey alacaktım.

+ne alacaktın?

dedim, cevap veremedi, telaşlandı.

-unuttum işte, üstüme gelme. hem seni niye ada’yı aradın asıl onu söyle.

+dinlemişsin niye aradığımı da biliyorsundur.

-ilker yapma böyle.

+ne yapmayayım eylül, sana olan tüm güvenimi sarstın.

-benim sana olan güvenim ne oldu biliyor musun?

+ben ilerde ada bizi bir daha rahatsız etme-

-ilker lütfen bahane üretme.

dedi, daha çok sinirlendim. kavga büyümesin diye çıktım evden, sert bir şekilde kapayarak kapıyı ve eylül’le ilk kahvaltımızı yapamadım hala.

sahildeki kız – bölüm 7
evden çıktım, yaptığım şey kötüydü belki ama kalıp eylül’le tartışmak istemedim. belki daha kötü olmasın diye yaptım bunu, belki eylül’den kaçmak için bir sebepti; bilmiyordum. yürümeye devam ederken telefonumu cebimden çıkarıp yücel’i aradım.

+naber yücel?

-iyi abi sen?

+iyi nerdesin?

-hatunlayım ya dolaşıyoruz, sen napıyorsun?

+işin yoksa buluşalım diyecektim de neyse takılın siz.

-gel abi beraber takılırız, al eylül’ü de gel.

+başka zaman, hadi size iyi eğlenceler.

-peki, sen bilirsin. görüşürüz.

+görüşürüz abi.

yalnızdım yine, yalnızdım bu kalabalığın içinde. tekrar bastım telefonun tuşlarına ama bu sefer ada’yı aradım; doğru mu yanlış mı yaptım bilmiyorum; sadece yaptım.

-efendim.

dedi ada bir heyecanla.

+selam.

-selam.

+naber, napıyorsun?

-hiç evde oturuyorum öyle, sen?

+dışardayım bende hava alıyorum biraz.

-hmm.. anladım.

+işin var mı? yoksa gel hem turlarız hem de hava almış oluruz.

-işim yok. sen gel dışarı çıkmam istemiyor canım.

+peki, geliyorum ben.

***

ada’nın kapısında elimde market poşetiyle bekliyordum. bir an ne yaptığımı veya ne yapmaya çalıştığımı düşünüyordum. bu şekilde eylül’den intikam mı alıyordum bu şekilde anlam veremedim kendime ben bunları düşünürken ada kapıyı açtı.

+selam.

-selam.

dedi uzun zamandır görmediğim o gülüşü gördüm ada’da.

-gelsene.

dedi, içeri girdim elimdeki poşeti mutfağa bıraktım; ada da arkamdan gelmiş.

-niye zahmet ettin, ne getirdin?

+kahvaltı yapamadım da, beraber yaparız belki dedim.

-ben de yapmadım zaten olur hazırlayalım bir şeyler hemen.

+peki.

***

kahvaltımızı etmiştik, karnım doyunca biraz kendime geldim.

-içeri geçelim ben sonra toparlarım buraları.

dedi ada.

+olmaz beraber yedik, beraber toplayalım.

dedim ben ise ve topladık ortalığı. daha sonra oturma odasına geçtik beraber, oturduk. birkaç dakika öylece suskun suskun oturduk. sanki yeni sevgili olmuş iki kişinin utangaç sessizliğiydi ortamdaki havanın tadı. bu sessiliği bozmak amacıyla kumandaya sarıldı açtı televizyonu. her zaman olduğu gibi yine durmadan kanalları değiştiriyordu; ben de her zaman yaptığım gibi kumandayı elinden aldım.

***

(ada devam etmektedir)

kumandayı aldı elimden bir an eski hatıralar canlandı gözümde, bir süre sonra can çekişlerini gördüm. unutulmaya yüz tutulmuş anılar rafına yerleştirdim tekrar onları ve bugüne döndüm yine bu sırada da tuhaf tuhaf ilker’e bakıyordum.

+buraya televizyon izlemeye gelmedim, konuşalım artık; bence zamanı geldi.

-peki.

dedim ve anlattım tüm anlatmak istediklerimi, hissettiklerimi. konuşmanın özünde bir kez daha deneyelim diyordum açık açık söyleyemesem de.

+eylül’le bir ilişkimin olduğunu biliyorsun değil mi?

-evet.

+ve o’nu bırakıp sana dönmemi bekliyorsun; kusura bakma yapamam, bunu bekleme benden.

-ama-

+üzgünüm ada, şimdi kalkmam gerekiyor. hoşçakal..

***

(ilker devam etmektedir)

dedim ve çıktım evden kendi evimin yolunu tuttum. yine yalnızdım, yine yalnız bir yola eşlik ediyordum kalbim dolu bu sefer ama ayakta giden de var. bir şeyler yapmam gerekiyordu. düşündüm her adımımda sonuca yaklaşıyordum. ada’yla tamamen bağları koparma kararı aldım. eylül’e bir özür borçluydum sanırım diye geçirdim aklımdan. evime gelmiştim işim falan yoktu sadece kafamı dinlemek istiyordum. odama gittim ve çekyatıma uzandım. tam rahat ettim şimdi derken telefon çaldı; eylül mesaj atmıştı. “küs müyüz?” yazıyordu. “değiliz.” diye cevap gönderdim; “gelsene” yazdı. gitmek geldi içimden, kalktım yattığım yerden ve yola koyuldum. yolda yürürken çiçekçinin gördüm, gülleri gördüm. sanırım zamanıydı, en azından benim yerime özür dilerler diyerek gül almak istedim. satıcının “tek mi olsun demet mi?” sorusuna biraz düşündükten sonra “demet olsun” dedim. elimde bir demet gül yürüyordum, ve yine bir ilkbahar akşamıydı ve yine deniz eşlik ediyordu yoluma. elimdeki güle baktım içinden bir tane gülü çıkarıp kalanını denize attım. neden yaptım bilmiyorum; aslında biliyordum ama sanırım kendime itiraf edemiyordum. tek gül götürüyordum çünkü ada tek gülü bir demet gülden daha fazla severdi.

***

eylül’ün evine gelmiştim zili çaldım, kapı açıldı. bir çift gülen göz gördüm. eylül sarıldı bana ben ise gülü gizlemeye çalışıyordum. birkaç saniye sonra sarılmaktan vazgeçip ciddi bir tavırla

-bir daha sakın beni bırakıp gitme.

dedi ve tekrar sarıldı. bende üzerimdeki şaşkınlığı atarak “tamam” dedim ve sarıldım. kısa bir süre sonra tekrar bıraktık, sarılmayı elimdeki gülü eylül’e uzattım. teşekkür etti tüm masumluğuyla

-teşekkür ederim ama aklında bulunsun, tek bir gül yerine bir demet gülü daha çok severim.

sahildeki kız – bölüm 8
o an farkına varmıştım, ben hala ada’yı seviyordum. çıkmamış o kalbimden hala, gelenleri kovalıyor. bu durumdan emin olduğumdan eylül’den ayrılmaya karar verdim; ama bu güzel anı bozmak istemiyordum.

-içeri geçelim mi artık? komşularda bu sevgi seline kapılsın istemem.

dedim, güldü. içeri geçtik beraber.

***

bir hafta geçmişti eylül’den ayrılalı ama hiç acıtmadı ayrılığı. sadece ada’yı hatırlattı; o’nun acısını açığa çıkardı tekrar.

***

(yücel devam etmektedir)

ilker arayıp acil eve çağırmıştı, alel acele ayrıldım müge’den ve eve gittim. eve gittim odaya girdiğimde ilker’i gördüm, çaresiz bir durumda gibiydi. simasına mutsuzluk hatta umutsuzluk hakimdi. karşısındaki koltuğa oturdum.

+noldu abi, iyi misin?

-eylül’den ayrıldım.

dedi ve olanları anlattı.

-…eylül demet gülü sevdiğini söyleyince aklıma demetten tek gülü çıkarıp kalanını denize attığım an o an neler hissettiğim geldi. eylül’e bir aşkla değil hayranlık duyduğumu anladım. zaten fiziksel olarak ada’ya benziyordu eylül’le olan hatta ikinci buluşmamızda ada’yı görüp eylül sanmıştım. eylül’e hayranlık duyuyordum çünkü o tam hayalimdeki kızdı her şeyiyle evlenmeek istediğim kızdı ama hayranlık duygusunu aşamadı o’na olan duygularım. çünkü ada’yı seviyordum hala, hala o’nu özlüyordum, özlüyorum.

+ee.. şimdi ne yapacaksın, gene ada’ya barışalım diye mi yalvaracaksın?

***

(ilker devam etmektedir)

dedi yücel, sert ve eleştirir bir ses tonuyla.

-bilmiyorum yücel, bilmiyorum.

+abi aylarca ada’dan son bir şans diledin, o’nun yüzünden ne kötü anlarına şahit oldum. sonra sahildeki bir kız gördün ismini bilmeden “o’nu sevdim” dedin, “güzel kız” dedin. bir ay o’nunla gül gibi geçinip gittin, mutluydun. şimdi seviştikten birgün sonra ismini bilmeden aşık olduğun kızdan ayrılıyorsun. sana böyle yapsalar üzülmez miydin? kendini kullanılmış hissetmez miydin? kaldı ki sen bu tip acıları ada yüzünden yaşadın; hıncını gidip başkasından aldın. yazık ettin ilker, yazık.

-sevmediğini anladığın bir kızı oyalamak sence ne kadar doğru ve ne kadar az can yakar?

+sadece kendini kandırıyorsun, sadece kendini üzüyorsun.

dedi ve gitti yücel. durumu anladığını sanıp benim eylül’le mutlu olabileceğimi sanıyordu; ama böyle değildi. ben hala ada’yı seviyordum, ben ada’nın sevdiği şeyleri yapıyordum hala. ve ben kendimi biliyorum, yaptıklarım ne kendim ne ada içindi. sadece eylül’ü daha fazla üzmek istemedim. telefonu çaldı arayanın eylül olmasından korktum uzamasın istiyordum bu ayrılık çünkü uzadıkça onun canı yanacaktı. telefona baktığımda korktuğumun başıma geldi arayan eylül’dü. cevap vermedim, suratına kapattım telefonu benden daha çok nefret etsin diye. ardından tekrar aradı biraz çaldıktan sonra açtım telefonu.

-işi zorlaştırma eylül, inan böylesi ikimiz için de daha iyi.

+ne zamandan beri benim adıma karar verir oldun. ayrıca ezik bir şekilde, haketmediğin halde affet beni demeyeceğim; ama bil ki çok acıttın canımı bunun bilerek yaşa belki bir vicdanın vardır.

-eylül in-

demeden kapattı telefonu eylül. bu benim için iyi olmuştu en azından barışalım çağrısının olmayacağana emindim ama dedikleri çok acıtmıştı canımı en az o’nun kadar. çünkü benim de vicdanım var.

***

bir süre düşündüm ne yaptığımı, ne yapmaya çalıştığımı; üzdüğümü düşündüm, üzüldüğümü. sebepler, nedenler vardı kafamda, sonucu değiştirmiyordu ama. yaşamanın yükü zaten ağır geliyordu omzuma bir de bunlar eklendi, bir de gönül yükü eklendi; ama sonunda kalbimin aslında ne dediğini öğrendim. ada’ya ait olduğumu söylüyordu ama “gitme ada’ya senin de bir gururun var” diyordu. ve tüm olanların bu sırada bir ses geldi, zil çalmıştı. “yücel dönmüştür” büyük ihtimal diyerek kapıyı açmaya gittim. kapıyı açtığımda karşımda hiç beklemediğim biri vardı. ada’ydı gelen; ilk etapta bir şey diyemedim, baktım öylece gözlerine öpüşmek istiyordum ama engel oluyordum duygularıma, kendime ne de olsa gururum vardı. bu sırada o yapıştı dudağıma öptü beni, karşılık verdim ben de ilk etapta.

-ne yapıyorsun sen?

+seviyorum sadece seni.

-bak ada sana anlattım bu durumu ben ey-

+ayrıldığınızı biliyorum.

-nerden biliyorsun?

+eylül geldi bana benim yüzümden ayrıldığınızı söyledi. bu durumda sen de hala beni seviyorsun; buna rağmen neden istemiyorsun artık bir ilişki içerisinde de değilsin.

dedi ada bir zamanlar o’na sayıkladıklarım cümleler şimdi o’nun ağzından dökülüyordu; ama kalbim fısıldadı bu arada bana: “senin de bir gururun var”

-kim söyledi seni sevdiğimi.

+ben de bazı şeyleri hissedebiliyorum ilker.

-yanlış hissetmişsin, lütfen çıkma bir daha karşıma, lütfen.

dedim ve suratına kapattım kapıyı. çok canım acıyordu kaldıramıyordum artık bu kadarını, bitsin istiyordum sonuç ne olursa olsun. bir ses daha geldi içerden, derinlerden: “yüzmeyi bilmesende atla.”

***

uykusuz bir gece geçmişti, düşünceler hep beyinde, duygular kalpte duruyordu. zaman hiçbir şeyi silmediği gibi yeni şeyler katıyordu acı, tatlı; ama bedende acı oldumu tatlının değerini bilemezki. kalktım kahvaltı edeyim dedim. bir şeyler hazırlamaktan erinip dışarda yapmaya karar verdim kahvaltıyı, yücel’i çağırmak için odasına girdim.

-abi kalk kahvaltıya gidelim.

+ben uyucam ilker git sen.

-emin misin?

+eminim.

dedi çıktım odadan şaşırdım benim moralimin bozuk olduğu anlarda. artık en iyi dostum yücel’i de kaybediyordum, kazanmayı unutmuştum.

***

(yücel devam etmektedir)

ilker odama girdi, uyuyormuş gibi yaptım. bana seslendi ve “kahvaltıya gidelim” dedi. gitmedim “yalnız git” dedim; normalde morali bozuk olduğunda ne olursa olsun ilker’i yalnız bırakmazdım ama bu sefer yalnız bıraktım. belki düşünmek için zamanı olur ve eylül’e geri döner diye. “zaten eğer ilker’i tanıyorsam eylül’den af dileyecektir.” dedim kendi kendime.

***

(ilker devam etmektedir)

kahvaltımı etmiştim saat öğle saatleriydi. her taraf yeşillikti ve kuşların ötüşü… bir ilkbahar günüydü, sıcak ama rüzgarlı bir hava hakimdi güne. yine sahilden yürüyordum ve dalgalar yine benimle sohbet ediyordu, yolculuğuma eşlik ediyorlardı. bugünü hatırlıyordum bir yerden, güzel kızla tanıştığımız yere gelmiştim; o gün de hava böyleydi, güzeldi. bir süre oturdum eylül’le tanıştığımız yerde, tüm güzel ve anları yad ettim. düşündüm hep bir ce yeter bazen mutlu olmaya oysa ki mesela “sence” diyebilmek; sanırım bunu yapamıyoruz çoğu zaman. düşündüm bir çözüm yolu aradım tüm acılardan kurtulmalıydım. bir çözüm olmalıydı ve yine o ses konuştu: “var” dedi “tüm acılarından kurtulmanın bir yolu var” ben nedir bu yol diye düşünürken ses devam etti sözüne: “sonunu düşünmeden atla, özgür ol!” dedi. ayağa kalktım kayalıklardan denize baktım bu sırada gözümden bir yaş geldi, yanağımdan süzüldü ve denize damladı; ardından ben atladım. yeterince derindi deniz; nefes alamıyordum, yüzme bilmediğimden çırpınmaya başladım su da ama nafile artık çok geç. her hikayenin bir sonu vardı ve ne olursa olsun her zaman mutsuz son bizi bekliyordu. benim hikayemin sonu da buydu işte. ruhum acılar denizinde boğulurken bedenimi de dalgaların ellerine bıraktım ve her şeye bir son verdim.

 

Kaynak : http://uc-noktam.blogspot.com

Posted in Hikayeler and tagged as